İnsanın az insanlığın fazla olduğu zamanlardı.
Ülke nüfusu günümüz İstanbul’u nüfusu kadardı.
Çok şey insan gücüne dayalı yapılıyordu. Her şey ayakta kalmak içindi. Yani hayatta kalmak için…
Zahmet ve müşkülat; rahmet ve nimete dönüşmek içindi.
Hane sayısı ay, gönül sayısı çoktu. Komşularımız az, komşulukların çok olduğu zamanlardı.
Evlerimizin kapısı, hayvanlar girmesin diye kapalıydı. Şimdi insanlar girmesin diye…
Köylerimizde elektrik yoktu. Hatta elektriğin ne olduğunu bilmeyen de çoktu.
İşte böyle bir zamanda geçti çocukluğum. Ordu’nun Perşembe ilçesine bağlı bir köyünde. Köyümüz deniz sahilindeydi ve Fatsa ile Perşembe ilçesine eşit mesafedeydi.
Zaman içinde sadece pazartesi günleri şehre giden bir taşıt oldu köyümüzde. İlçeye mesafe 20 km kadardı. İlçe merkezi ile bulunduğumuz mahalle arasında evler yok gibiydi.
Köyümün adı Okçulu, mahallemiz ise Dereköy adını taşıyordu. O zamanlar “Mahalle” köyden küçük yerleşim yeriydi. Günümüz şehir mahalleriyle bir benzerliği yoktu.
Deniz sahilinde bulunan yedi haneden biriydik. Yedi hane yani yedi ayrı dünya. Sayımız az olmasına rağmen evlerimiz birbirine yakın değildi. Gönüllerimiz ise yan yanaydı… Hedeflerimiz de…
Geçinmek…
Temel kural…
Şeker, tuz, sıvı yağ, kıyafet dışında satın alınacak bir şey yoktu. Evlerimizin önüne “avlu” derdik. Avlunun çok büyük kısmına mısır ekilirdi. Mısır; ekmekti, emekti, aştı… Bazen gözyaşı bazen umuttu.
Bir de avlumuzun eve yakın kısmında basit bir çit ile çevrili yer vardı. Daha doğru öyle bir yer yapılırdı. Adı; tavşutluktu.
Tavşut; sebzelerin genel adıydı. Tavşutluk denilen yere analarımız, mevsimine göre; biber, domates, ham balcan (patlıcan), maydanoz, soğan, bostan (salatalık), anuk (nane) ve pancar (Karalahana) gibi şeyler yetiştirirdi.
Tavşutluk ismi nereden geliyordu, bilmiyorum. Belki insanlarımız da bilmiyordu. Ancak her şeyin bir ismi olmalıydı. Yanlış veya doğru. Bilinmek için…
Mesela insan denilince ne olduğunu biliyoruz. İnsanlık ayrı bir şeydi…
Tavşutluk, bir köy hanesi için çok şeydi. Mahalle çeşmesinde taşınarak getirilen su, ambarda mısır, ahırda hayvanlar ve umutlar… Yarınlara dair…
Kimse “Yarınlarda şöyle olacak” demezdi. Buna rağmen “yarın” gelir kapımıza dayanırdı.
Çok yarınlar geçirdik…
Çok horlandık… Şehirliler tarafından... Bir de “k(ı)rafatlı” insanlar tarafından. K(ı)rafatlı insan çok şey bildiğini söylüyordu. Bizim bildiğimiz tavşutluktan temin ettiklerimizle mısırdan mamul ekmeğimizi sofrada buluşturmaktı. Bunu için çok bilgiye ihtiyaç yoktu.
Bizim yani, mahallelimizin tavşutluğu vardı. Gönlü vardı… Hayata ve insana dair çok şeyleri vardı.
Tavşutluk mühimdi. K(ı)rafat da…
Okula gidince erkelerimiz de taktı ondan. Tabii ileride çok rahatsız oldu bizden önce takanlar…
Günümüzde “k(ı)rafat mühim…
Mühim işte… Çünkü tavşutluğumuz kaybettik… Onunla birlikte çok şeyimizi…