Çalışanlar başta olmak üzere, istisnalar hariç büyük çoğunluk yazı dört gözle bekler. Bir yıl içerisinde on bir ay çalışmış olan insanlar en azından bir aylık bir süre dinlenme fırsatı bulur.
Biz burada yaz gelsin de tatile gidelim diyen kişilerden bahsetmiyoruz. Çünkü biz Anadolu insanıyız ve herkes için tatil mümkün olmayabilir. Yıl boyu geçimini temin etmek için canını dişine takıp çalışan milyonlarca kişi var ülkede. Bu açıdan baktığımızda bir avuç mutlu azınlık konumuzun dışında olacak.
Herkes ister ki daha insani bir hayat sürecek gelirimiz olsun. Bazı vaziyetler bunun önüne geçiyor ve şimdilik bunlar bizim konumuz değil. Dedim ya biz Anadolu insanıyız. Cebimizde paramız yeterli değilse bile insanlığımız ve gönlümüz yücedir bizim. Yani gönül sahibi insanlarız. Gönül sahibi olmak insanoğlu insan olmak demektir.
Ülkemiz dünyada büyük bir yüzölçümüne sahip ülkelerden biri. Edirne’den Hakkâri’ye; Kars’tan Muğla’ya kadar uzanan bir coğrafya. Üzerinde 80 milyonun fazla kişinin yaşadığı bir yer. Yeni doğmuşundan ihtiyarına kadar nefes alan herkes; canlı olma hüviyetinden dolayı beslenmesi ve barınması gerekiyor. Herkesin aynı imkâna sahip olmaması farklı hayatların yaşanmasına sebep olabiliyor. Bu açıdan her gün yüzbinlerce gizli kalmış hikâyenin barındığı bir coğrafyada hayat sürüyoruz.
Konuyu uzatmadan ve dağıtmadan varacağımız yere gelelim.
Dört seneden beri yeni ikametimin TİLLA adı verilen tesise yakın olması; oraya sık uğramama imkân sağlıyor. Her gün yanından geçtiğim bu mekân özellikle yaz aylarında daha fazla kişiyi ağırlıyor. Bu kadar kişinin istekleri yanında kaprisleri de oluyor. Sadece yaz ayları dışında bulunanlar ile çalışanlar arasında samimi bir bağ var. Çünkü muhtemelen her gün uğrayan kişiler de mevcut.
Tesise gelen kişiler belli bir süre sonra oradan ayrılsa da çalışanlar orada kalmaya devam ediyor. Yani orada bulunanlara hizmet ediyor.
Ben ister ilk defa, ister birden çok olsun, hangi tesise uğrasam hep çalışanları düşünürüm. Öyle ya biraz sonra kalkıp gideceğim onlar orada kalacaklar. Üstelik müşteri sınıfında olan kişiler vakitlerini değerlendirmek için oradalar. Peki, çalışanlar ne için orada?
İşte bu soruyu; herhangi bir büfeye de gitsem, bir simitçiye rastlasam, Pazar yerinde tezgâh kuranları görsem hep sorarım. Bunlar burada ne için varlar?
Eğer insanların tamamı bu soruyu kendine sorarsa; hem karşısındakinin insan olduğunu anlar hem de kendinin. İnsan olmak sadece “canlı” olmak demek değildir. İnsan olmak önce vicdan sahibi, sonra da gönül sahibi olmak demektir.
Öğrencilik yıllarımı da sayarsak 60 senem okulda geçti. Bunun 40 senesi eğitimci olarak eksildi hayatımdan. Binlerce insan gördüm. Ama insanoğlu insan görmek herkese nasip olmuyor. Hele insan kalabilmek ise başlı başınca bir meziyet.
Şimdi sizlere gördüğüm en asil insanlardan bahsedeceğim. Umarım benim gördüğümü bahsettiğim kişilerin amirleri de görür ve yanlarından geçerken bir tebessüm eder onlara. Çünkü onlar gönül sahibi kişiler olduğundan anlar o tebessümün mahiyetini.
Bir eğitimci olarak ister istemez bulunduğum yerdeki şahısların davranışları dikkatimizden kaçmaz. Ben ne zaman TİLLA çay bahçesine uğrasam boş ise 11 numaralı masaya yerleşir, kitaplarımı, notlarımı çıkarır, muhtelif renkli kalemlerimi masaya dizer, bir müddet etrafı süzdükten sonra çayımı söyle ve bir yandan okuyup, bir yandan not almaya başlarım.
Bundan bir önceki yazımda önce erkekleri anlatarak başlamıştım. Adaleti sağlamak için bu sefer de hanımefendilerden başlamak istiyorum. Bu arada hepsi de benim için üstün insani değerleri olan kişiler. Bazen bu kadar iyi insan nasıl aynı anda bir araya gelmiş hayret ediyorum. Gelmiş işte.
İşe gizli kahramanlardan başlamak istiyorum. Bunlar Ayşe Mangırcı ve Sevgi Gürel hanımefendiler. Ayşe Hanımın bulunduğu ortamda kendinden emin ve ne yaptığını bilen biri gibi durması kendine olan güveninin bir alameti. Sevgi Gürel Hanım ise işini öyle dikkat ve ciddiyet içinde yapıyor ki ilk defa gören biri kendi şahsi işini yapıyor sanabilir. İki kişiden fazla bulunan her yerde mutlaka bazı “karasızlar” olabilir. Böyle şeyler evlerde bile oluyor. Ancak TİLLA çalışanları yek ahenk içinde hiçbir karışıklığa sebep vermeden çalışıyorlar.
Ayşe Mangırcı ile Sevgi Gürel bazen görevleri dâhilinde devamlı bulundukları yeri terk ettikleri oluyor. Ve işlerini halledip aynı sükûnetle yerlerine dönüyorlar. İşte burada sadece iki mesafe arasında süren birkaç dakika tesisin iç mekânının tamamını görebilir durumda oluyorlar. İnsan hiç mi disiplin ve kararlılığından fire vermez? Bu özelliklerinden dolayı Ayşe Mangırcı ve Sevgi Gürel Hanımefendiyi tebrik ediyorum.
Diğer görevlimiz Hacer Çam hanımefendi. Sanırım tesisin özel görevlerinin haricinde daha çok bulunduğu yer kasa. Aslında kendisi çok önceden görmüşlüğüm var ama farklı ekiplerde aynı işle meşgul olmamıza rağmen teşrik-i mesaimiz olmadı.
Şiir Türk edebiyatının mihenk taşıdır. Ta Orta Asya’dan başlayan bu sanat günümüze kadar gelmiş dünya çapında büyük şairler yetiştirmiş bir milletiz. Hacer Çam’ın da daha öğrenci iken bu faaliyetlerin içinde bulunması onu sadece şiir bilgisi olarak değil, ruhen de geliştirmesine katkı sağlamıştır. Çünkü şiirle iştigal eden kişiler her konuya daha “estetik” açıdan bakar. Zaten duruşundaki asaletin kendi mizacının haricinde şiirin de katkısı olduğu muhakkak.
Hacer Çam Hanımefendiye de bundan sonraki hayatında şiirden uzaklaşmamasını tavsiye ederim. Çünkü şiir insanı daha naif yapar. Hem zarif, hem de kültürlü olmayı bir araya getirir. Şiir ruhu dinlendirir. Hacer Çam’ın duruşu onun şiirle yakınlığını gösteriyor zaten. Bu merak ve becerisinden dolayı Hacer Çam Hanımefendiyi de tebrik ederim.
Sırada Arzu Tokuç Hanımefendi var. Onunla ilgili şunu belirtmek isterim ki sanırım uzun süre müşterileri tanımasından dolayı mı yoksa bir sezgi mi bilmem ama tesis içinde dolaşırken hangi tarafa baksa o masadan bir istek oluyor. Buna birkaç defa şahit oldum. Sanki kimin ne zaman ne isteyeceğini biliyor gibi.
Ayrıca zamanını verimli geçirme özelliğine sahip. Ne zaman tesisin bir yerinde görsem mutlaka orada yapılması gereken bir iş var. Başarısını büyük bir sessizlik içinde yürütüyor. Zaten tesisin devamlı müşterileri bir işaret ile ona isteklerini bildirebiliyor. İlk defa görenler sanki işaret dilinden de anlıyormuş sanacak. Aslında bu bir tecrübenin neticesi. Zaman içinde kimin ne isteyeceğini, hangi süre içinde bir istekte bulunacağını seziyor. Bence tam araştırılması gereken bir başarı hikâyesi. Sessizliği aslında bir ciddiyetin varlığı, onun işe olan odaklanmasının bir hali. Bence her tesiste böyle başarılı bir elamanın bulunması işverenler için bir şans olur.
Arzu Tokuç Hanımefendiyi de bütün bu gayret ve başarılarından dolayı tebrik ediyorum.
Gelelim tesisin iki kahramanına. Geçen yazımda önce onlardan başlamıştım. Şimdi ise sona aldım. Hem adaleti sağlamak için hem de “As solistler sahneye sonra çıkar” sözü mucibince bu sefer de böyle bir karar verdik.
İşin şakası veya mizahı şöyle dursun, iki beyefendi. Bunlar; Tesis Amiri Salih Koç ve Erhan Türk.
Bir delikanlının taşıdığı bütün olumlu vasıfları üzerlerinde taşıyorlar. Tam manası ile iki beyefendi.
Önce Erhan Türk ile ilgili iki hatıramı naklederek başlayayım. Bir akşam vaktiydi. Tesise girdim. Yanıma şu an hatırlamadığım bir bayan geldi ve ne istediğimi sordu. Erhan Türk arkadaşına dönerek “Orta açık bir çay ve şekersiz” dedi. Çok şaşırmıştım. Bir müşterinin ne istediğini bilmek önemliydi. Hatta not almıştım ama yazmak bugüne imiş.
İkinci hatırama da şöyleydi: Bir öğle sonra tesise girdim. Daha oturmadan bir bardak çay bana doğru uzanınca ben “Ne kadar hızlısınız” dedim. Bana “Bizde hizmet sınırsızdır” dedi. Erhan Türk tanıdığım günden beri çizgisini hiç bozmayan biri. Böyle bir istikrar kolay elde edilmediği gibi kolay da korunmaz. Umarım hayatında her şey dilediği gibi olur ve ileride daha güzel yerlerde olur. Bence güzel şeyleri hak ediyor.
Gelelim Tesis Amiri Salih Koç’a. Her tesisin bir özel görevlisi olur. Amirlik görevini herkesin ismini sorduğumda öğrendim. Dikkat ettim de bu görevi baskı, üstünlük gibi kullanmıyor. Yukarıda insanoğlu insandan bahsetmiştim ya tam da öyle. Tam bir beyefendi. Ağır ve işi savsaklayan değil. Belli ki iyi bir karaktere sahip. Bu hali onu ileride iyi bir yere getirecek ve çevresinde hep güzel anılacak. Zaten bu da bu güzellikleri hak ediyor. Kendisini bu meziyetlerden dolayı tebrik ederim.
Biraz uzun bir yazı oldu. Bir çift söz de amirleri için etmek isterdim ama sanırım benim gördüğümü onlar da görüyordur.
Bu arada daha önce çalışan kişileri tam tanımıyorum. Çünkü bu mahalleye geleli az oldu. Hatırladığım kişilerden biri Tuğrul isminde biriydi ve yeğeninim ismi olduğu için aklımda kaldı. Diğeri de değerli öğrencim İnci Yalçınkaya. Onlara da bir selam göndermek isterim buradan.
Aslında yazılacak çok şey var ama bir gazete yazısı için en az üç misli uzun bir yazı oldu. Yazıma son verirken; Salih Koç, Erhan Türk, Arzu Tokuç, Hacer Çam, Ayşe Mangırcı ve Sevgi Gürel’e saygılarımı sunar, sağlıklı, huzurlu bir gelecek dilerim. Hepsini de hep hatırlayacağım.