Şiirin ve söz sanatının makbul olduğu zamanlarmış. İnsanların en değer verdiği şeylerden biri de ilim ile iştigal eden kişilermiş. Onun için daha küçükken insanların çoğu ilim erbabı olmak istermiş.

Bir zamanlar kadınlar doğum yapınca ailesinden görmeye gelenler çocuğun kundağına bir şey koyarlarmış. Şayet doğan çocuk erkek ise ileride ne olmasını temenni ederlerse ona dair bir alamet yani eşya koyarlarmış kundağının yanına. Bir kahraman olması istenirse kılıç, âlim olması istenirse kalem konurmuş. Böylece çocuk daha küçükten hedefini belirlemiş olurmuş.

Tabii her zaman niyet kâfi gelmeyebiliyormuş. Ancak yine de belli bir zaman gayret ediyormuş hedefine ulaşmak için.

İşte böyle zamanlardan birinde bir şairin Safiye adında bir karısı varmış. Adamcağız maişetini temin etmenin yanı sıra şiir ve söz sanatı üzerine çalışmalar yaparmış.

Günlerden bir gün bizim şair odasına çekilmiş. Elinde kâğıdı, hokkası ve diviti olmak üzere bir şiir üzerinde çalışmalara başlamış. Kendini öyle kaptırmış ki nefesini bile duyacak hale gelmiş. Nihayetinde bir mısraın sonuna gelecek olan münasip kelimeyi düşünürken, odaya birden karısı girmiş.

Kadın kocasını kitaplar, kâğıtlar arasında görünce; hem bir nefes alması hem de aç ise bir şeyler atıştırması için kocasına “Bey sofrayı kurdum bir şeyler ye de çalışmana kaldığın yerden devam edersin” demiş.

Münasip kelimeden kafiye düşünen şairin bir anda dikkati dağılmış ve karısına: “Geldi Safiye gitti kafiye” demiş.

Anlaşılan şairini işi epey zor olacak.

Kafiye mi kolay bulunur Safiye mi bilinmez ama şiir belli bir süre akamete uğrayacağa benzer.

Şimdi bana “Kafiyeyi zor bulur ama Safiye yerine Taliye bulursa kimse şaşırmasın” demeyin. İkisinin yeri ayrı.

Bu kadar nükte yeter. Türk edebiyatı böyle menkıbelerle dolu. Yine de “kafiye” ile “Safiye” dengesi iyi kurulması lazım. Yoksa ne “hane” kalır ortada ne de “şiir.”

Her şairin başına gelir “kafiye” ile “Safiye” arasındaki hadise.