GÖNÜLDE GEZEN SENSİN

Ne zaman bir şiir okumaya kalksam mutlaka bir türkü dinlerim. Şiiri “hissin sese tebdili” olarak tanımlamıştım. Yani, duyguları bir ahenk içinde kaleme almak bir yerde.

Şiir, edebi sanatlardan biridir. Hissettiklerinizi kaleme alırken nesir gibi davranmazsınız. Her ne kadar nesrin kendine göre bir kuralı olsa dahi; şiir ile mukayese edildiğinde daha farklı yerde durur. Şiirde çok şeyi az bir yere sığdırabilirsiniz. Tabiri caizse “Eveleme, geveleme” olmaz. Olursa da şiir olmaz.

Neden her şiir okumadan önce mümkünse türkü dinlerim. Tanpınar; “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler, ona türkülerden gitmelidir” diyor.

Türkülerimiz…

Bazen en eğitimli insanların bile kaleme alamayacağı derinlikte terennüm edilen mısralara sahiptir. Az söyler, çok anlatır.

Bir Adıyaman türküsünde “ Dünyaları verseler, gönülde gezen sensin” diyor.

Gönülde gezmek…

Haydi, çıkın işin içinden. Yok, şu sanatı, yok bu sanatı…

Gönülde gezmek…

Ne ile nasıl?

Eskilerin “Kast-ı mahsusa” dedikleri şey bu olsa gerek. Yani biz ne demek istediğini anlıyoruz. Peki, anlatabiliyor muyuz? Ne ehemmiyeti var. Mesele anlaşılmış olması değil mi?

Elbette bu sokakta gezmek gibi bir şey değil. Yürümek gibi hiç değil.

Gönülde gezmek…

Bu “Gönle girmek, gönülde bulunmak, gönülden çıkmamak” gibi bir şey mi?

Üstelik “Gönülde gezen sensin” derken, niye öncesinde “Dünyaları verseler” diye bir ifade kullanılmış?

Şimdi bana “Ya hu bunu da mı anlamadın?” diye sormayınız.

Türkülerde; ilim ile izah edilmeyen, irfan ile anlaşılan o kadar çok ifade var ki…

Şimdi de bir söz daha uydurduk. “İlim ile izah edilmeyip irfan ile anlaşılan” diye…

Hep türkülerin yüzünden veya sayesinde…

Son olarak ne demeli?

“Gönülde gezen sensin…”