İl defa şiiri daha birinci sınıfta duymuştum. Eskiden “Birleştirilmiş sınıf” diye isim verdikleri bir sınıfta eğitim görüyorduk. Beş sınıf bir aradaydık. Yani beşinci sınıfta bulunan abi ve ablalarımızla aynı sınıftaydık.

Biz birinci sınıfta okurken, öğretmen tahtaya bir cümle yazdı ve “Bunu sadece birinci sınıflar defterine geçsin” dedi. Sonra beşinci sınıflara Türkçe dersi vermeye başladı. Hatta bir ablaya “Falanca sayfada bulunan şiiri oku” dedi. Abla da okumaya başladı. Sonradan Ziya Gökalp’e ait olduğunu öğrendiği şiir; “Çocuktum ufacıktım/ Top oynadım acıktım” diye başlıyordu.

O gün bugündür nerede bir şiir duysam veya okusan o günler gelir hatırıma.

Teneffüs olunca ablanın kitabına bakmak istedim. Ancak kitap kırmızı bir kaplıkla kaplıydı. O zamanlar kitaplar ve defterler ya kırmızı, ya da mavi bir kaplık ile kaplanırdı. Kızlar genellikle kırmızı rengi tercih ederken erkekler mavi renkli kaplıkları tercih ederdi. Bazılarımız da kitapları mavi, defterleri kırmızı kaplıkla kaplardı.

Verilen ödevler akşam eve geldiğimizde yedi numaralı gaz lambası eşliğinde yapılır, ocaklıktan gelen “çıtırtıları” duyduğumuzda göz ucuyla ocaklığa bakardık. Sağa-sola baktığımızı büyüklerimiz gördüğünde bizi dersi kaynatmakla suçlar ardından da azarlardı.

Daha sonra analarımız bizi gaz lambası eşliğinde yatacağımız odaya götürür yatağa yatırdıktan sonra üzerimizi örter ve elindeki gaz lambası ile odayı ter ederdi. Oda bir anda kararır ve sonra gönlümüzün ışığı ile aydınlanırdı. Gönül lambası öyle bir ışık veriyordu ki yıllar sonra hanelerime uğrayan elektrik adı verilen sihirli aydınlatıcı bile ona erişemezdi.

Karanlık hayatımızdan çekilince gönül ışığımızda bizi ter etti. Şimdi elektrik denilen “nevzuhur” aydınlatıcı gönül ışığımız yanında sönük kalırdı. Daha uykuya dalar dalmaz hayallerimiz ile rüyalarımız yer değiştirir sabah uyandığımızda hangisi hayal, hangisi rüya olduğunu anlamazdık. Zaten çok şey de değişmezi. Hayaller ile rüyalar birbirine benzerdi.

Kış günleri odamız soğuk olurdu. Bu sefer de gönül sıcaklığımız ile ısıtırdık odalarımızı. Gönül ateşinin alevi olmazdı, külü de…

Günümüz kaloriferi önce kendini ısıtır, sonra odayı ıştırdı ancak. Sıcaklığı geç hissedilir kaloriferlerin. Gönül ısımız anında ısıtırdı odamızı. Hatta terletirdi bile. Yalnız her yaşa göre oda sıcaklığı değişir alevsiz ve dumansız bir ateşin içinde bulurduk kendimizi.

Atalarımız her ne kadar “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” dese de gönül alevinin dumanı çıkmazdı hiç. Yangın bir şekilde vuku bulur, zaman geçerdi…

Eski “hanelerimiz” zaman içinde “ev”, daha sonra da “apartman” ismini aldı. Zaman içinde “siteler” çevirdi ufkumuzu. Şehirler en uzak mesafe karşı apartmanın duvarına kadardı. Biz çocukken dünyanın sınırı yoktu. Tıpkı hayallerimizin de sınırı olmadığı gibi.

Hayallere ket vurulmuyordu yani.

Şimdi hayal bile kurulamıyor. Hayalleri bile hayal eder olduk.

Sadece şiirler farklı bir şekilde anlatıyordu olup biteni. Anlamasak da “Anlar gibi oluyoruz” şiirle anlatılanları.

Kısaca şiir duymak mühim.

Okumak da…

Yazmak mı?

O zor işte…