Gerede Kültür Dayanışma Vakfı Bülteni olarak neşredilmiş GEREDE adlı derginin Mart 2026 tarih ve 31 sayılı nüshasını büyük bir ilgiyle okudum.
Tamamen plansız bir şekilde yolumun Gerede’ye düşmesiyle önce şehri dolaştım biraz. Daha sonra bazı kurumlara uğradım. Bunlardan biri de Gerede Belediyesi oldu.
Kırk yıla yakın eğitim ordusunda görev yapan biri olarak seyahat ve ziyaret sebebimi açıklayınca kurumda görevli kişilerden Yusuf Berk Kutlugün ve Safa Yaman niyetimi anlamış olmalılar ki bana Gerede’yi konu alan bazı kitaplar ile GEREDE adlı iki nüsha hediye ettiler.
Kitaplardan bir tanesi hariç diğerlerini okuma fırsatı buldum. Dergiyi de fırsat buldukça okuyordum. Elimde iki nüsha olduğu için hemen bitmesini istemiyor, okuduğum yazıları tabiri caizse sindirerek okumak istiyordum. Şunu belirtmek isterim ki dergiyi imrendim. Çünkü son derece ciddi bir şekilde hazırlanmış ve emek verilmiş kültürel bir eser.
Bu yazımızın konusu “Öylesine Saf, Öylesine Naif” adlı yazı. Öncelikle yazıyı kaleme alan Cemal Kaplan’a teşekkür ediyorum. Çünkü “bize” ait bazı hasletlerden birini okuyucu ile buluşturmuş oldu. Öncelikle şunu söylemek isterim ki bahsedilen konu Gerede’ye ait olsa da bir Ordulu olarak ülkeme ait böyle güzel ve insani hatırayı okumaktan daha doğrusu öğrenmekten memnun oldum.
Yazı sadece Hafız Mustafa’yı anlatmıyor. Ülkenin o zamanlarda Hafız Mustafalar ile dolu olduğunu gösteriyor. Yazıda da bahsedildiği gibi “Anadolu irfanı” diye adlandırdığımız vaziyet kaleme alınmış oluyor.
Yazının dördüncü paragrafında “Geç otur evlat, şu tabureye çök de bir soluklan. Bakma yaşımızın seksene dayandığına, Gerede’nin bu dükkânında kim bilir kaç yılımı eskittim. Bu raflar dile gelse de anlatsa; kimler geldi, kimler geçti şu eşikten… Şimdi her köşe başında devasa marketler, ışıl ışıl reyonlar var ama sorsan onlara, ‘bir bardak suyun, bir içten ‘nasılsın’ın tadı nedir diye, bilemezler.”
Yukarıdaki paragraf çok şeyi anlatıyor. Nelerin hayatımızdan yavaş yavaş çekildiğini gösteriyor.
Aslında buraya yazının tamamını almak daha doğru ama bir yanlış anlaşılma ile yazının tamamını bana ait olduğunu sanırlar.
Yazı bir devre ait ipuçları veriyor. Bazı değerlerimizin zaman içinde nasıl çekildiğinin hazin bir hikâyesi. Ben çocukken rahmetli dedem böyle şeyler anlatır da biz çocukluk muhayyilemiz ile pek anlamazdık. Şimdi aynı satırları Gerede’ye ait bir dergide okuyunca “Ordu’nun Perşembe ilçesi nere, Bolu’nun Gerede ilçesi nere?” diye geçiriyorum içimden. Demek bir zamanlar “asil” bir ruha sahipmişiz…
Yine yazının altıncı paragrafında yazar “Öyle bir saflık, öyle bir naiflikti ki bizimkisi namaz vakti geldiğinde dükkân hiç sahipsiz kalmazdı. Serilirdi seccadede bir kenara, dükkânın kapısını herkese açık bırakılırdı. Mahalleli gelip alacağını alır, borcunu masaya bırakır, hatta bazen kendi para üstününü kasadan hakkıyla alıp giderdi. Sadece bir alışveriş değildi bu; insanın insana, ruhun ruha olan mutlak itimadıydı aslında… derdi muhtemelen.”
Yukarıdaki paragrafta da belirtildiği gibi “Sadece bir alışveriş” değildi bu…
Ve Cemal Kaplan Beyefendi yazısını şöyle bitirmiş:
“ Bugün ne o bakkal dükkânı kaldı Ne de Hafız Mustafa Dedem. Hepsi zamanın o tozlu raflarına, hatıraların kucağına çekildiler. Bizimkisi, sadece bir dükkânın kapanışına değil, bir devrin, o naif insanlığın bitişine tutulan sessiz bir yas. O derya misali gönüllere karşı borcumuzu, artık ancak ruhlarına okuyacağımız birer Fatiha ile ödeyebiliyoruz.”
Biz de bu yazının ardında Hafız Mustafa ve onun gibi bu cihana gelmiş bütün kişilerin ruhlarına Fatiha okumayı bir gönül borcu bildik. Ruhun Şâd olsun Hacı Mustafa Efendi. İnsanlık günümüzde senin temsil ettiğin anlayışa muhtaç. Aslında kurtuluşumuz Hafız Mustafaların çoğalmasıyla olacaktır.