1800'lü yılların sonlarında günümüz Kuzey Kıbrıs topraklarında yaşamış bir Türkmen.
Karaman yöresinden ailesiyle birlikte Osmanlı döneminde Kıbrıs’ın Girne bölgesine yerleşmiş, binlerce dönüm toprağa sahip zengin bir toprak ağasıydı.
O bölgede pek rastlanmayan sarı renkli çizmeler giydiği için halk ona Sarı Çizmeli Mehmet Ağa lakabını takmıştı:
Fakat o, zenginliğin kibrine kapılanlardan değil, cömertliğiyle adını tarihe kazıyanlardandı.
Köydeki yoksul halk esnaftan veresiye alışveriş yapar, borçlarını Mehmet Ağa’ya yazdırırdı.
Ağa düzenli olarak esnafı gezer, borçlarını veresiye defterine yazdıran fakirlerin tüm borcunu cebinden öder ve esnafa tek bir cümle kurardı:
"Kimseye borcunu hatırlatmayın”
Bekarları evlendirir, yuva kurar, toprak bağışlardı.
Osmanlı vergi tahsildarları köye indiğinde, ödeme gücü olmayanların vergilerini bizzat kendi kesesinden karşılardı.
Öyle ki köylüler tahsildarlara "Valla benden bu kadar, gerisini Sarı Çizmeli Mehmet Ağa öder" demeye başlamıştı.
Deyimdeki "borç ödeyen kişi" efsanesi de buradan doğdu.
Yokluk İçinde Gelen Son ve Barış Manço’nun Vefası
Bütün ömrünü halka yardım ederek, fukarayı doyurarak geçiren Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hayata gözlerini yumduğunda maddi olarak sıfırlanmış durumdaydı. Geride devasa bir servet değil, kalplere kazınmış kocaman bir hayır duası bıraktı.
Yıl 1971 olduğunda konser için Kıbrıs’a giden Barış Manço, halkın dilinden düşmeyen bu efsanenin izini sürdü. Mehmet Ağa’nın unutulmuş mezarını kendi imkânlarıyla yaptırdı ve onu şu ölümsüz dizelerle hafızalara kazıdı:
“Yaz tahtaya bir daha
Tut defteri kitabı
Sarı çizmeli Mehmet Ağa
Bir gün öder hesabı…"
Tarihimiz Oğuzlardan, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan günümüze, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa gibi asil ruhların örnekleriyle doludur.
Merhum Alev Alatlı’nın, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alırken dile getirdiği “Her yasal hak helal değildir” düsturu, değil gayrimeşruyu, yasal ve meşru görünen kazançların bile vicdani süzgeçten geçirilmesi gerektiği hassasiyetini gözeten bir inanç ve kültürle yetiştiğimizin en net ve somut örneklerinden biridir.
Bize Ne Oldu!?
Genelde memleketim Türkiye, özelde Ünye adına üzülüyorum.
Düşündükçe, sorguladıkça üzülmemek elde değil.
O yüzdendir ki böyle bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettim ve yazdım.
Asırlardır "Veren el alan elden üstündür" anlayışıyla yaşayan bir toplumdan, "Haram helal ver Allahım, garip kulun yer Allahım" girdabına ne ara sürüklendik?
Halkın dara düştüğü, kıtlık ve kriz çektiği dönemlerde padişahların öşür ve cizye gibi vergileri Hazine-i Amire’ye kaydettirerek affettiği, devlet bütçesinden sildiği o adalet günlerinden;
- Devlete olan borçların taksitlendirilirken bile üzerine aylık yasal faiz bindirildiği,
- 100 liralık kazancın ortalama 72 lirasının devlete gittiği
- Sıfır otomobil alırken devlete ödenen ÖTV ve KDV’nin, arabanın kendi bedelini geçtiği bir acımasızlığa nasıl geldik?
- Şahsi işlerini görürken Beytülmal’e ait mumu söndürüp kendi mumunu yakan o titiz yöneticilerden; ülkeyi yöneten iktidarından muhalefetine, belediye başkanından bakanına, bürokratından vekiline kadar "dipsiz kiler, boş ambar" misali kamunun varlıklarını talan eden, avını mideye indirirken tokluk hissini yitirmiş aç kurtlara nasıl dönüştük?
- Yunus Emrelerin, Hacı Bektaş-ı Velilerin, Ahi Evranların, Somuncu Babaların hamuruyla yoğrulmuş milyonların iyilik yaydığı bir iklimden; mal mülk, para pul biriktirdikçe biriktiren, kefenin cebinin olmadığını unutup giden, öldüğünde çocuklarının bile ilmen, tıbben ve dinen en fazla bir yıl yasını tutacağı bir dünyada servetinin üstünde kuluçkaya yatanları normal karşılayan bir topluma nasıl evrildik?
İki Belediye Başkanı, İki Farklı Zihniyet
Bugün yerel yönetimlerde iki ayrı tablo çıkıyor karşımıza:
Biri var; "Hizmet ediyorum" kisvesi altında az çok demeden esnafı, tüccarı haraca bağlamış.
Vatandaşa illallah dedirtmiş.
Kendisinin, yakın akrabalarının malı mülkü, serveti almış başını gitmiş.
Bu kadar büyük suistimali tek başına yapamayacağına, arkasındaki kolluk ve yargı denetimi adeta havaya bakıp ıslık çalarak sessiz kaldığına göre birilerini bir şekilde susturmuş veya ikna etmiş.
Diğeri var; çalışıyor, üretiyor, hizmet ediyor.
Halktan koparmak yerine kamunun imkânlarını halka sunuyor, paylaşıyor.
Tıpkı Sarı Çizmeli Mehmet Ağa gibi dar gününde vatandaşının elinden tutuyor.
İkisi de halkın oylarıyla seçilmiş yönetici.
Fakat bize lazım olan ilk portre değil; ikinci örnekteki adalet insanlarıdır.
Hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet ve en önemlisi güven duygusunu yeniden inşa etmek zorundayız. Vergi adaletini sağlamalı, sadaka ve zekât müessesini toplumsal dayanışmanın temeli kılmalıyız.
Aksi takdirde; sosyal adaletin sigortası olan bu erdemleri gereksiz bir maddi yük, bugünkü ağır ve adaletsiz vergileri de Osmanlı’nın gayrimüslimlerden zorla aldığı haraç olarak görmekten kurtulamayız.