Senin Aradığın Bahar Değil ki…

Hayallerin bir kalıba sığmadığı dünyada çok zaman bir odada ömür geçiririz. İşimiz ve aşımızın gereğidir bu. Diğer adıyla çalışmak… Veya çalışmaya çalışmak… Mümkünse bu hayata alışmak…

Kâğıtlar, talimatlar, emirler, yazılar, yazılacaklar hep seni bekler. Biri biter diğeri başlar. Hiç bitmeyen işlerin şekli değişir. Ama çalışma mekânı değişmez. Bir çay içimi kadar zaman, zamanların en keyiflisidir. Bir de paydos vakti…

Zaten boş anınızda hayaller kaplar etrafınızı. Hep sizinle olan sizin hayalleriniz. Siz her ne kadar bir oda içinde işinizle boğuşsanız dahi o yani hayalleriniz odayı terk eder çoğunlukla. Çünkü bir kalıba sığmaz, bir mekâna hapsolmaz. O hep hürdür. Aslına bakarsanız sizin yerinize düşünür.

Siz hayallerinizden rahatsız olmazsınız. Gerçekleşmese bile, yarım kalmasından rahatsız olursunuz. En fazla üç masanın bulunduğu bir mekânda akşam etseniz dahi, hayalleriniz dünya turuna çıkar ve size döner yine de…

Uzun kış günlerinin ardından kendinizi sokağa atıp baharı yaşamak istersiniz. Baharı içinizdeki gibi beklersiniz. Bir sokağa çıktığınızda baharın kıştan farkının ‘ısı’ olduğunun farkına varırsınız hemen. Bu bütün şehirlerin gerçeğidir. Yerlerin taş, binaların beton olduğu yere bahar nasıl gelir ki… Yaz nasıl gelir ki… Güz nasıl gelmez ki, kış nasıl gelmez ki…

Sizin baharınız içinizde kalır. Şehrin baharı çiçek kokmaz, toprak kokmaz…

Bahar köyün işidir, yaz köyün… Kış köyde güzeldir, yaz köyde. Ah bu iş ve işler! Getir, götür, çağır, anlat, dinle, yaz, yazdır vs…

Bu rahatsızlıklar, tarif edemediğiniz rahatınız içindir. Değip değmediğini bilmediğiniz rahatınız… Her gün uzaklaşıp kafa dinlemeye karar verecekken vazgeçtiğiniz rahatınız. Çalışmayana ekmek yok atasözünün doğrulunu test etmek için söylenen sözler belki…

Biz baharımızı içimizde yaşarız hep…

Biz yazımızı da, güzümüzü de içimizde yaşarız.

Biz yaşamak istediklerimizi içimizde yaşarız. Bizi terk etmeyen içimizde… Emirlerin, telaşın olmadığı içimizde… Savaşın bizimle olduğu içimizde…

Ahların, vahların, keşkelerin, tühlerin dolu olduğu içimizde…

Bir Sivas türküsünde de olduğu gibi:

“İçerim yanıyor, dışarım serin”

Her şeye rağmen belki bir Nisan ayında umutlarla, hayallerle dışarı adımımızı atıp baharı yaşamak isteriz. Ama neye baksak içimizdekine benzemez. Şehirde vitrinler, caddeler, sokaklar ve insanlar…

Nereye baksak bir noksanlık hissederiz.

Köyde de ağaçlar, otlar, tarlalar sizin hayallerimizdeki gibi değildir bazen…

O halde…

Senin aradığın bahar değil ki…

Ne ya?

Ah bir bilebilsem! Veya

Söyleyebilsem…

İçimdeki bahar ne zaman gelecek…