Gönül Gülü

Şehrin tenhasında bir konaktı. Sadece önünden bir yol geçiyordu. Geniş avlusunun yola bakan kısmında çiçek tarhları vardı.

Çiçekler kendi türlerine göre bölümler halindeydi. Güller bir tarafta laleler bir tarafta. Her çiçek kendi mevsimine göre açardı. Kış hariç bahçede mutlaka bir tür çiçek bulunurdu.

Evin bahçıvanı bahçede ilk görünen kişiydi. Sabahları erken kalkar; çiçekleri sular, yabani otlarından temizler, bazılarını budardı. Bütün bu hazırlıklar ‘efendi’ içindi. Bahçıvan her sabah ve akşam efendisinin sofrasına vazo içinde çiçek koyardı.

Konak yol kenarında ve bir insan boyunun yarısı kadar bir yükseklik ile çevriliydi. Yoldan geçenlerin bazıları bahçeyi görebiliyordu. Ancak her kişi konak hizasında durup içeri bakamazdı. O sırada bahçıvan sanki koruma görevlisi gibi bir tavırla; nereye bakıyorsun, ne için bakıyorsun dercesine gözlerini yoldan geçene mıhlıyor gibiydi. Yoldan geçenler şöyle bir göz ucuyla bakıp geçiyordu.

Yoldan geçenler arasında ‘şair’ lâkaplı biri de geçiyordu. Her gün şehre inen bu kişi konağın önünden geçerken göz ucuyla bakıyor, bunu bahçıvan da biliyordu. Ancak durmadığı için dikkat çekmiyordu. Şairin bahçeye baktığında gördüğü çiçekler bahçıvanın gördükleriyle aynı değildi sanki…

Zaman geçiyordu. O belde de herkes ne ile meşgulse aynı şeyleri yapıyor; bahçıvan her sabah ve akşam bahçede çiçeklerle ilgileniyor, şair yoldan aynı vakitlerde geçiyordu. Bahçeden her gün bir miktar çiçek efendinin masasına konuyordu. Şair yine her zaman bahçenin aynı yerindeki çiçeğe bakıyordu... Bunu bahçıvanda biliyordu. Şairin baktığı yerde bir gül vardı. Ve şair o güle bir farklı bakıyordu.

Şairin baktığı gül diğerlerine göre daha geç gelişmişti. Çok farkı yoktu diğerlerinden. Boyları diğerleri kadar, rengi diğerleri kadar parlak, yaprakları diğerleri kadar yeşildi. Kokusu da diğerleri kadardı ama şair bunu bilemiyordu… Bahçıvan kokusunu biliyordu. Efendi de zamanı gelince kokusunu bilecekti. Güldü işte…

Mevsim baharla yaz arasıydı. Artık güllerin; yani kokulu güllerin mevsimi geçmek üzereydi. Zaten bahçede de azalmaya başlamıştı. Bahçenin diğer kısımlarına farklı çiçekler dikiliyordu. Güller azalıyordu. Yoldan insanlar geçiyordu, aralarında şair de vardı…

Bahçe de çok az gül kalmıştı. Birkaç gün içinde kalanlar da efendinin masasında kendisini bulacaktı. Bahçıvan çiçekleri daha canlı göstermek için bütün maharetini sergiliyordu. Nedense şairin ilgilendiği güle onun da meyli vardı. Bundan dolayı o gülü geriye bıraktı.

Şair bir gün yoldan geçerken sadece kendisinin ilgilendiği gülün kaldığını gördü. Bir anlık sevinse de içine bir hüzün düştü. Demek sıra ondaydı. Şeklini ve rengini bildiği gül efendiye sunulacaktı. Şair son güle bakarken; bahçıvan ikisine birden bakıyordu.

Bir gün sonra şair oradan geçmedi. Bahçıvan şairin geçmesini bekliyordu. Çünkü tam o geçerken son gülleri dalından koparıp efendisine götürdüğünü şaire de göstermek istiyordu. Şaire o gülün kime ait olacağını gösterecekti. Ama şair gelmedi. Bahçıvan içinden sinirlendi bir bakıma. Sadist duygularını tatmin edemeyecekti. Çaresiz son gülü de efendisinin masasına koydu.

Aradan az bir zaman geçmesine rağmen son gülün bulunduğu yerdeki otlar da kurudu. Orası topraktan ibaretti. Bahçıvan şairi bekliyordu…

Bahçıvan bir sabah şairin geldiğini gördü. Bahçe duvarına doğru koştu ve şaire seslendi:

-İstediğin bir çiçek var mı vereyim.

Şairin son gülün olduğu yere doğru işaret parmağını uzattı. Sanki orada bir çiçek varmış gibi seslendi bahçıvana:

-Şunu gülü istiyorum…

“Orada çiçek yok ki” dedi bahçıvan şaşkın biraz da alaycı bakışlarla.

Şair:

-Sen göremiyorsun dedi bahçıvana…

Şair o gül benim gönlümde diyemedi…