GÖNÜL BAĞININ GÜLÜ

Elektrik denilen şeyin varlığının bile bilinmediği bir zamanda gelmişim dünyaya. Daha iki yaşımı iki ay geçmeden ayağımın altında çıkan bir yara için önce ne yapacaklarını bilememişler. Samsun ile Ordu arasında bulunan karayolu trafiğe açık olsa bile yolcu taşıyan otobüsler çok azmış.

Çaresiz köyümüze ait bir yolcu minibüsü ile gitmeye karar vermiş büyüklerim. Bunun için de pazartesi gününü beklemek gerekiyor. Çünkü köyümüzden ilçeye hafta bir gidiyormuş köyün minibüsü. Tabii her şey ilçeye gitmekle bitmiyor. Çünkü hastane Ordu merkezde olduğu için oradan da bir dolmuşa daha binmeleri gerekiyor. Tabii sonunda yürüme yolu da cabası.

Beklenen gün gelmiş bir köyün minibüsü ile yola koyulmuşuz. Yolculuğun ardında yirmi dakika geçmeden içinde bulunduğumuz minibüs bir köprüden dereye uçmuş.

Bu tarafı çok uzun hikâye…

Bu kaza sonucunda on altı kişi vefat etmiş. Kalanlar sakat. Daha sonra rahmetli olan büyük anam (anamın anası) kazada yaralanmış. Sağ bacağının kaval kemiği kırılmış.

Kazayı kaç saat sonra fark etmişler bilmem. Günün şartları ve imkânları doğrultusunda yardımcı olanlar olmuş ve büyük anam hastaneye kaldırılmış. Benim akıbetim ayrı bir hikâye. Beni bir gün sonra aramışlar kaza yerinde. Geçelim.

Büyük anam hastanede ne kadar kaldı bilmiyorum yani daha sonra da öğrenmedim. Alçıya alınan ayağı için ayağına “fitil” konduğunu söylüyordu. Bana anlamsız gelen bu terim aslında günün teknik bir uygulamasıymış şimdi daha modern teknolojiler uygulandığından “fitil” yerine başka bir uygulama yapılıyor.

O zaman fitil, kanamayı önlemek ve akan kanı toplamak içinmiş. Ara sıra yenisi ile değiştiriliyormuş. Çok kanama olunca çok fitil kullanılıyormuş. Rahmetli büyük anam bu olayı sık sık anlatırdı. Bir ara “Önceleri her gün birkaç defa değişiyordu” diyordu. Zamanla azalmış ve kanamanın kesilmesiyle fitil uygulaması da son buluyormuş.

Benim aklımda bu “fitil” konusu kalmıştı. Nasıl yapılır bilmiyordum. Sadece adını duyuyordum ve fitilin kanama ile ilgili bir şey olduğunu biliyordum.

Daha sonra bir Diyarbakır türküsünde “Fitil işler yüreğimde yara var” mısraını duyunca çok şaşırdım. İyi de fitil kanamalı yaralar içindi. Nasıl olur da “yürekte” fitil işleyecek kadar yara olabilirdi. Hani eskiden bebektim ve bilmiyordum. Bu türküyü duyduğumda on yaşlarındaydım.

Meğer yürekte bulunan yaranın fitili başkaymış. Onu da yirmili yaşlarda öğrendim.

O gün bugün ne zaman “Hangi bağın bağbanısan gülüsen” adlı Diyarbakır türküsünü duysam önce büyük anam gelir hatırıma. Daha sonra da yürek yarası…

O zamanlar evimizde radyo yoktu. Büyük anam bazı Güneydoğu türküleri söylerdi. Nereden öğrenmişti bilmiyorum. Daha sonra bu türküleri dayım da söylemeye başladı. Ben benden önceki iki nesilden dinlemiştim bu türküleri. Aslında türkülere ait “Dinleme yatkınlığım” burada geliyordu. Kendim söyleyemiyordum. Sesim de “çirkin” denilecek kadar kötüydü. Halâ kötü zaten...

Ben türkülerin namelerinden çok sözleri ilgilendiriyordu. Çok anlamlı sözleri nereden bulmuşlardı. Halâ bir cevap bulamadım.

Ne zaman bu Diyarbakır türküsünü dinlesem sadece çocukluğuma değil, daha kavak yelleri esmeyen zamanlarıma da giderim. Türkü “hangi bağın bağbanısan gülüşen/ Aldın aklım ettin beni deli sen” diye başlıyordu. Burada “Hangi bağın” sorusu öyle sıradan bir ifade değildi. Çünkü “Böyle güzel buralarda bulunmaz” demeye getiriyordu. Peki “Fitil işler yüreğimde yara var” mısraına ne demeli? İşte zor bir soru. Türkünün baştan sona bütün mısraları tek başına bir yazı.

Öyleye yazımızı biz de bir dörtlükle bitirelim:

Diyarbakır gülü vardır

Bağında bülbülü vardır

Her damlası sevda olan

Dolup taşan gölü vardır

Gülünüz gönlünüzde olsun yeter ki. Kendisinin hangi “diyarda” olduğunun ne ehemmiyeti var.

Gönül bağınızın gülleri hiç solmasın…