Daha önce ardışık yazı yazmamıştım. Yani her yazı tek başına bir konuyu ele alıyordu. Ancak işin içinde bir ilçe ve dört usta kalem olunca yazı bir gazete sayfası olarak çok uzun kaçıyordu. Ben de yazının bütünlüğünü bozmamak için her yazımda bir yazar ile ilgili görüşlerimi kaleme almayı tercih ettim.
Bu yazımızın konusu; kadim dostum sayfa arkadaşım, usta kalem, eğitimci-yazar Selim Eroğlu olacak.
Selim Eroğlu ile 2012 senesinin Eylül ayında tanıştım ve 13 sene aralıksız Terme Bilgi Gazetesi sayfalarında köşe yazarı arkadaşı olarak yazmaya devem ettik. Ta ki gazete kapanana kadar. Tabii ki gazetenin boşluğunu o günden beri dolduramadık. Bilgi Pınarı Dergisi de öyle oldu.
Konuyu dağıtmadan yazarımızın “Dört Yazarın Kaleminden Terme” adlı eserde bulunan yazılarına gelelim.
Öncelikle şu iki şeyi belirtmek isterim. Birincisi hangi gazetede yazarsam yazayım diğer yazar arkadaşlarımın yazılarını okurum. Kısaca bunu kendimde bir gönül borcu olarak gördüm. İkinci olarak da Selim Eroğlu seçtiği konular itibariyle bana en çok benzemesi. Konuları insana ve hayata dair olması benzerliği artırıyor. Kâh bir kişi, kâh bir töre, kâh bir yer ve kâh bir meslek yazısının konusu olabilir.
Yazılarının her devir içinde okunur ve anlaşılır olması da ayrı bir güzellik. Kendisi ile sohbetlerimizde yazdıklarımızın doğrultusunda sohbetlerimiz olurdu. Hiçbir şey olmasa bile ortak olarak okuduğumuz kitap veya yazarı hakkında sohbet ederdik. Ben bu sohbetten çok istifade ederdim. Aldığım eğitim bakımından yanında söz söyleyecek donanıma sahip değildim. Bu hususta kendisine teşekkür ederim.
Gelelim kitaptaki yazılarına. İlk yazısının başlığı; Pazar Camii ve Bitişiğindeki Türbe.” Bu, insanların dikkatlerini kaybolmaya yüz tutmuş bir değerin tekrar araştırılması demektir ki tarihin tozları arasında bulunan mücevherlerin tekrar gün yüzüne çıkması demek. Zaten nice değerlerimiz viraneler altında kalmadı mı? Şair boşuna mı “Defineye malik viraneler var” demiş.
İkinci yazısı “Milli Mücadele Döneminde Kocaman Olayları” ki Anadolu’nu her yanında vuku bulan hüzünlü bir durum. Hele daha önce aralarında hiçbir husumet “yokmuş” gibi duran gayrimüslim kişilerin bir anda faklı kimliğe bürünmesinin ülke sathındaki vefasızlığı hatırlatan bir yazı.
Selim Eroğlu’nun diğer yazı başlıkları şöyle: “Sepet ve Termede Sepetçilik, Bir Saklı Hazine: Kocaman Türbesi, ‘Boş Dolu, Kocaman Yolu’, Sütlaç, Güllaç ve Bazlamaç, Köyümüzün Şevket Hocası, Son Ahi Helim Dayı, Dünyaya Veda Etti, Cemal Hoca Hepimizi Üzdü, Termeli Şairler-Yazarlar Buluşması, Erik Dibinde Erik Dalı ve ‘Kar Renkli Çocukluğum’, Benim Çocukluğum.
Yazı başlıklarından da anlaşılacağı gibi meslek, manevi yerler, geçmiş bir adet, gönül ehli şahıslar, kültürel faaliyetler ve yazılanlarda kendini bulmak gibi konulara ustaca temas etmiş.
Selim Eroğlu Terme’den Samsun’a gittiğinde ilk görev yaptığı Tülay Başaran Anadolu Lisesi Edebiyat öğretmeni iken yaklaşık ayda bir kendisini ziyaret ederdim. Daha sonra okulun yeri değişince görüşmek nasip olmadı. Onunla en ilginç karşılaşmam Tokat’ın Reşadiye ilçesinde oldu. Ben seyahat amaçlı, o da kendine özgü sebeplerden dolayı birbirimizden haberimiz olmadan eş zamanlı aynı ilçe buluştuk.
Çok şey Terme’de BİLGİ GAZATESİ aramızdan ayrılası ile değişti. Biz “Bilgi” olarak bir aile idik. Hem aynı anda yazar, hem de yazılarımızın mütalaasını yapardık. Şimdi bir nevi “Kültürel bir k/öksüzlük” içindeyiz.
Aklıma büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın “Kocamustapaşa” şiirinde “ Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük” demişti. Biz de gazetenin yokluğunda hem öksüz kaldık ve “kökümüzün” bir yanı dumura uğradı.
Selim Eroğlu’na bundan sonraki hayatında; sağlıklı, huzurlu ve başarılı bir gelecek dilerim. Gönül ve kelam ‘cemreleri’ bol olsun inşallah.