DİLEK ABLA (Bir vefa yazısıdır)

DİLEK ABLA

(Bir vefa yazısıdır)

O çok kişinin Dilek ablasıydı.

Ve bir gazetenin başındaydı…

Onu ilk tanıdığım günden beri basın gibi çetrefilli ve herkesi memnun etmenin zor olduğu bir sektörde nasıl ayakta olduğunu merak ettim.

Ama duruyordu…

Haberi beğenmeyenler, haberinin neden yapılmadığını söyleyenler, niye şunları yazmadın diyenler…

Sevdiklerinin gönlünde O dilek Abla idi. Biz biliyorduk ki elinden geleni yapıyordu.

Bir gazete yönetmedim ama basınla irtibatım yaşım gereği ondan daha öncelere dayanır. Birçok yerel ve genel gazetelerde tanıdıklarım var. Buradan biliyorum ki aynı haberden dolayı farklı kişiler sizi töhmet altında bırakacak şeyle söyleyebilir.

Yerel gazetelerin işi hepten zordur. Bütün destekleyicisi o şehirde bulunan sevenleri kadardır. Genel adıyla ülke yönetimindeki muhalefettekilere göre rağbet görmez. Yöneticiler ise hem burun kıvırıp, hem de destek olmazlar.

Zordur yani yerel gazetecilik…

Masa başında oturmaya gelmez. Koşturmak, araştırmak gerekir. Bazı haberlerin doğruluğu teyit gerektirir. Bazı haberler mutlaka gazetede yer alması gerekir. Gerekir gerekmesine de seni sana bıraksalar.

Sadece köşe yazarlarının görüşünden sorumlu değildir. O da bir süreliğine. Sonra başlarlar “Bunlara hala yazdırıyor musun” diye.

Yani yukarısı bıyık, aşağısı sakal… Ancak O, sağlığının elverdiği süre içinde göğüs gerdi bu durumlara. Aslına bakılırsa samimi bir destekçisi de yoktu. En azından fikir danışacağı kimse de… Dolaylı sansür uygulandı. Güçlü her zaman doğrunun yanında olmuyordu maalesef. Siz “Böyle olduğunu gördüm” deseniz bile “Yum gözünü” diyen o kadar kişi oluyor ki. Yok, direnirsen, son direnişiniz olur. Sonra bir haber “Falanca kişi artık gazetede yok!”

Peki, yerine gelenler neler yapar? Kimse onlara da “Yum gözünü” der mi? Yoksa kimse bir şey demeden yumuyor mu yoksa?

Basın ilm-i siyaset kaldırmıyor. Yerel basın nabza göre şerbet de veremiyor.

Dilek hanım tek başına götürmeye çalıştı bu işi. Fikir vermeye çalışanlar da kendi aralarında anlaşamaz çok zaman. Gel de çık işin içinden…

Daha sonra gazeteye bir de dergi ilave oluyor. Adı sancılı bir ortamda konuyor. “Horozu çok olan köyde sabah erken olur” derler. Nasıl oluyorsa oluyor adını “Bilgi Pınarı” olarak veriyorlar. Önceleri üç ayda bir, sonra dört ayda bir çıkıyor gün yüzüne. Daha sonra altı aylık serüvenin dolmasını bekliyor. Belli bir formata oturmuyor aslında ama yine de yürüyüşünü devam ettiriyor.

Artık senede bir göreceğiz yüzünü bundan sonra. Senede bir de olsa ben varım diyecek öyle veya böyle.

Dilek Ablamız artık gazetenin başında değil.

Yılların yorgunluğunu atıyor şimdi. Artık onun tek yoldaşı elinde bulunan dergisi olacak.

Cansız varlıklar insana zarar vermez. Vefasız davranmaz. Hele matbuat hiçten terke etmez insanı. Bir kere mürekkep kokusu aldın mı bir daha ne unutursun, ne de ayrılırsın ondan. Sanırım Dilek Hanım da öyle yapacak.

Bilgi Pınarı kendi uhdesinde. Zamanını da konusunu da kendisi belirleyecek. Yayın hayatına muhtemel altı aylık veya yıllık çıkacağından biri veya birileri “Bu ne biçim dergi” diyemeyecek. Belki de öyle diyenlerin bir sonraki sayıya yetkisi kaybolacak.

Kim bilir çok kişi yanında olmayacak. Çok kişi beğenmeyecek. Hatta hor bile görecek.

Hiçbir kelam, kaleme alındıktan sonra kaybolmuyor. Biliyorsun değil mi Dilek Abla?

Cevaba lüzum yok.

Biz anladık zaten…