BARIŞIN BEDELİ!

1980 İtalya


İtalya’nın Kızıl Tugaylar terörü 1969–1980 yılları arasında yaklaşık 11 yıl sürdü. Devlet geri adım atmayarak sert güvenlik önlemleri uyguladı ve pişmanlık yasaları çıkardı. İtirafçı olan örgüt üyelerine ceza indirimi getiren "Pentito" yasaları sayesinde örgütlerin iç yapısı çökertildi ve terör dalgası sonlandırıldı.
1994 Güney Afrika
1990–1994 yıllarında, Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ile ırkçı Apartheid rejimi arasındaki çatışmalı dönem, Nelson Mandela'nın serbest bırakılması ve müzakerelerle aşıldı. Çatışmaların ardından kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, geçmişle yüzleşme ve toplumsal barışı sağlama adına dünya literatürüne giren bir model oluşturdu.
2005 Birleşik Krallık (Kuzey İrlanda)
Kuzey İrlanda Bölgesi’nde IRA terörü 1968–1998 yılları arasında yaklaşık 30 yıl sürdü. IRA’nın siyasi kanadı Sinn Féin üzerinden yürütülen müzakereler sonucunda 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement) imzalandı. Katolikler ile Protestanlar arasında güç paylaşımı modeli kuruldu ve IRA 2005 yılında silah bıraktığını duyurdu.
2016 Kolombiya
Kolombiya’da 50 yıldan fazla süren ve 220 bin kişinin hayatına mal olan iç savaş, devlet ile FARC örgütü arasında Havana’da yürütülen müzakerelerle son buldu. 2016 yılında imzalanan barış anlaşmasıyla FARC silah bıraktı, siyasi bir partiye dönüştü ve üyelerine belirli şartlarla af/toplumsal entegrasyon sağlandı.
2018 İspanya (Bask Bölgesi)
İspanya’nın Bask Bölgesi’nde ETA terörü 1959–2011 yılları arasında 52 yıl sürdü. İspanya devleti Bask bölgesine geniş özerklik hakları tanıdı ve halkın teröre olan desteği zayıfladı. Fransa ile yürütülen kararlı polis ve istihbarat iş birliğiyle lider kadrosu çökertilen ETA, toplumsal desteğini tamamen kaybedince 2011'de silah bıraktı; 2018’de ise resmen feshini ilan etti.
2025 Cezayir
Cezayir’de 1990’larda "Karanlık Yıllar" olarak bilinen ve radikal gruplarla yaşanan kanlı iç savaşın ardından devlet, "Toplumsal Uzlaşı Yasası" çıkardı. Suça karışmamış ya da ağır katliamlara katılmamış militanlara af getirildi, örgütlerin dağdan inmesi sağlandı; Cezayir İslami Selamet Ordusu (AIS) dahil, terör ve şiddet büyük oranda bitirildi.
Bu örneklerin ortak noktası, hiçbirinin birbirinin aynısı olmaması; her ülkenin kendi tarihine, toplumsal yapısına ve şartlarına uygun bir çözüm üretmesidir. Türkiye'nin önündeki tartışma da tam burada başlıyor.
2026 Türkiye
Türkiye’ye gelince…
Üniversite tahsili için gittiğim Erzurum’da, Milliyet gazetesinin Erzurum bürosunda muhabir olarak da çalışıyordum.
1984 yılının Ekim ayında Yurt Haberleri Müdürümüz aradı. Tunceli’nin Ovacık ilçesine bağlı bir mezra karakoluna PKK’lı teröristlerin saldırı girişiminin püskürtüldüğünü, iki teröristin etkisiz hale getirildiğini belirterek, haberi fotoğraflayıp kendilerine göndermemi istedi.
O zamanlar cep telefonları yoktu. Şehirler arası telefon görüşmelerinin postaneden bağlatılarak yapıldığı, şehir içi aramaların ise çevirmeli telefonlarla henüz yeni doğrudan yapılmaya başlandığı dönemlerdi. Yurt Haberleri Müdürü’nden gelen telefonu yeni kapatmıştım ki Tercüman gazetesinin Erzurum muhabiri, bizden hem yaşça hem de mesleki anlamda kıdemli meslektaşım Fikret Dadaş aradı. Tercüman’ın tahsis ettiği araçla Tunceli’ye birlikte gidebileceğimizi söyledi.
Doğu Anadolu Bölgesi’nde çalışan gazeteci arkadaşlarımız iyi bilirler; Erzurum bürosuna bağlı iller Erzincan, Kars, Ağrı ve Artvin’dir. Tunceli haberleri ise normalde Diyarbakır bürosu üzerinden yurt haberlerine geçilirdi.
Dadaş’ın "birlikte gidelim" teklifinden maksadı, atlatma ve özel bir haber olmadığı için Tunceli’ye gidiş dönüş masrafını paylaştırıp azaltmaktı.
Nitekim öyle de oldu. O gün öğle saatlerinde Milliyet’ten ben, Hürriyet’ten Sayıl Narmanlıoğlu ve Tercüman’dan Fikret Dadaş, Tercüman Gazetesi’nin Kartal marka otomobiliyle Tunceli’ye doğru yola çıktık.
15 Ağustos 1984’te PKK’lı teröristlerin Eruh ve Şemdinli karakollarına gerçekleştirdikleri ve 2 askerimizin şehit düştüğü eş zamanlı baskınlardan yaklaşık iki ay sonraki bu olay, PKK’nın başarısız baskın girişimlerinden biriydi. Birkaç ölümlü PKK olaylarının bile gazetelerde oldukça geniş yer bulmaya başladığı bir dönemdi. O gün Diyarbakır bürosunun iş yoğunluğundan mı yoksa olayın hassasiyetinden dolayı mı Tunceli’ye Erzurum muhabirleri olarak bizlerin yönlendirildiğini bugün tam hatırlayamıyorum.
Tugay Koğuşunda Bir Gece
Tunceli’ye vardığımızda havanın kararmasına bir saatten daha az bir zaman kalmıştı. Doğruca Tunceli Tugay Komutanlığı’na gittik. Ovacık karakoluna yönelik baskın girişiminde öldürülen teröristlerin haberini yapmak üzere geldiğimizi söyleyerek bize rehberlik etmelerini ve olayın yaşandığı karakola götürmelerini istedik.
Rütbesini tam hatırlayamadığım komutan subayın talebimiz karşısındaki şaşkınlığını bugün gibi hatırlıyorum. Bize dönerek: “Siz ne demek istiyorsunuz, ne istediğinizin farkında mısınız? Havanın kararmaya başladığı bu saatte oraya nasıl gidersiniz? Hadi gittiniz diyelim, hava karardıktan sonra oradan nasıl geri döneceksiniz?” şeklinde sorular sorarak gidemeyeceğimizi anlatmıştı. Erzurum’dan koştur koştur Tunceli’ye geldikten sonra o gün Ovacık’a gidemeyeceğimizi öğrenince yaşadığımız şaşkınlık da unutulmaz bir anı olarak hafızamıza kazındı.
Sonuç itibarıyla komutan: “Sizi bu akşam Ovacık’a gönderemeyiz, gitmenize de müsaade edemeyiz. Bu gece Tugay’da misafirimiz olun, yarın sabah helikopterle Ovacık’a götürürüz; haberinizi yapar, yine helikopterle Tunceli’ye geri dönersiniz. Sonrası size kalmış.”
Yapacak bir şey yoktu. Geceyi Tunceli Tugay koğuşunda, askerlerle ranzalarda uyuyarak geçirdik. Sabah erkenden biz üç gazeteciyi dedikleri gibi askeri helikoptere bindirdiler. İki pilot ve 5-6 kişilik tam teçhizatlı asker koruma ekibiyle birlikte Tunceli’den Ovacık’a gitmek üzere havalandık.
Helikopter baskın girişiminin yapıldığı karakola yakın bir noktaya iniş yaptı. Biri karakola yaklaşık 100, diğeri 150 metre mesafede öldürülen iki teröristin fotoğraflarını çekip bilgilerini aldık. Tekrar helikoptere binerek Tunceli’ye döndük.
1984'ten 2011'e: Diyarbakır Yollarında Korku ve Umut
Tunceli’ye döndüğümüzde saat 11.00’i gösteriyordu. O zamanlar şimdiki gibi fotoğrafları elektronik ortamda gönderme imkânı yoktu. Siyah-beyaz fotoğrafların karanlık odada filmini yıkayıp karta tab ettikten sonra çok zor şartlarda da olsa telefoto cihazıyla merkeze geçiyor; renkli filmleri ise merkezde yıkanmak ve basılmak üzere uçakla İstanbul’a gönderiyorduk. Erzurum’dan İstanbul’a saat 14.00’te tek bir uçak vardı ve ona yetişmemiz imkânsızdı. Diyarbakır uçağı ise saat 18.00’deydi. Tunceli’den Diyarbakır uçağına rahatlıkla yetişebilir, renkli filmlerimizi oradan gönderebilirdik. Nitekim öyle de yaptık; Elazığ üzerinden Diyarbakır’a geçtik.
Diyarbakır’ı bundan yaklaşık 42 yıl önce ilk kez o zaman gördüm. Giderken ayrı bir korku ve macera; Bingöl üzerinden Erzurum’a dönerken ise “Yolumuz kesilir de sorgulanırsak gazeteciyiz deriz. Herhalde o zaman bizi bırakırlar; bırakmazlarsa ne olur, ne yaparlar?” diye kendi aramızda tartıştığımız endişe dolu bir yolculuk geçirdik.
Diyarbakır’a ikinci defa gittiğimde tarihler 2011 yılının Nevruz dönemini gösteriyordu. İlk gidişimin üzerinden yaklaşık 27 yıl geçmişti. Oslo görüşmelerinin yapıldığını sonradan öğreneceğimiz Birinci Çözüm Süreci’nin arifesiydi ve yeni anayasa çalışmaları yürütülüyordu. Diyarbakır’da Nevruz kutlamalarının yapıldığı meydanda Abdullah Öcalan’ın mektubunu Pervin Buldan Kürtçe, Sırrı Süreyya Önder Türkçe okurken bir gazeteci olarak ben de oradaydım.
2026: Huzura Kavuşan Kadim Topraklar ve Çerçeve Yasa
Aradan 15 yıl daha geçti. Bu yılın Haziran ayında üçüncü kez Diyarbakır’daydım. Basının "Medya Meslek Yasası" ve "Medya Meslek Birliği" yolculuğu projesi kapsamında Güneydoğu Anadolu Bölge Toplantısı’nı Diyarbakır’da gerçekleştirdik. Gazeteci meslektaşlarımızla birlikte Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın salonunda, Başkan Sayın Mehmet Kaya’nın da destek ve katılımlarıyla çok güzel ve verimli bir toplantı oldu.
Toplantı sonrasında Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti ve Dicle Üniversitesi başta olmak üzere çeşitli kurumlara ziyaretler gerçekleştirdik. DEM Partili Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanlarını ziyaret ettik. Terörsüz Türkiye sürecine bakışlarını, bu süreçte yaşadıklarını, beklentilerini dinledik; Türkiye’nin dört bir yanından Diyarbakır’a giden gazeteciler olarak terörsüz Türkiye süreci ile ilgili gözlemlerimizi, görüş ve düşüncelerimizi anlattık.
Gazetecilerle birlikte Diyarbakır’dan Mardin’e, Midyat’a ve Hasankeyf’e tarihi ve turistik bir geziyi, tabiri caizse güle oynaya gerçekleştirdik. Diyarbakır’ın cadde ve sokaklarının gece yarılarında da cıvıl cıvıl, hareketli ve güvenli olduğunu gördük. Doğu ve Güneydoğu'da güvenlik ortamının büyük ölçüde sağlandığı, çözüm sürecine ilişkin siyasi ve hukuki düzenlemelerin ise artık yasal zeminde şekillenmeye başladığı görülüyordu.
Bugün o çerçevelenme işi de "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" adıyla Çerçeve Yasa olarak TBMM’ye sunuluyor. Ve öyle görünüyor ki bu kanun teklifi, Meclis tatile girmeden yasalaşacak. Bir başka deyişle bir hafta içerisinde komisyonda, ardından da Genel Kurul'da görüşülüp karara bağlandıktan sonra Meclis tatile girecek.
Ağır Bir Bilanço ve Kişisel Bir Acı
Benim Diyarbakır’a ilk gidişimin ve PKK eylemlerinin başlamasının üzerinden 42 yıl geçti. 7.000’in üzerinde Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu subay, astsubay, erbaş ve er; 5.000’in üzerinde polis, jandarma personeli ve geçici köy korucuları ile birlikte toplam 40.000’den fazla insanımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenler arasına, bundan 20 yıl önce 2 Haziran 2006 tarihinde, Şırnak Bestler-Dereler bölgesinde PKK ile girilen çatışmada şehit düşen öz kuzenim Piyade Komando Er Adem Çiçek de girdi.
Asker, polis, korucu, öğretmen, kamu görevlisi, kadın, bebek ve dağa sürüklenmiş gençler... Toplamda 40 bin canımızı yitirdiğimiz, her haneye ateşin düştüğü ağır bir terör ve bunun acı faturasıyla karşı karşıyayız. Böylesine derin ve ortak bir toplumsal trajedinin gölgesinde siyasi çıkar aramak, ajitasyona sarılarak hamasi söylemlerin arkasına saklanmak, yaşanan acıları siyasetin malzemesi yapmak kolay; ortak hafızamızın ve sorumluluğumuzun gereği, yazımın girişinde dünya yakın tarihinden bazılarının örneklerini sıraladığım anlaşmalar gibi çözüm üretmek ise zor ve ağır bir karardır.
Sonucun ne olacağını günler ve haftalar içinde hep birlikte göreceğiz.
Bana sorarsanız; İtalya Kızıl Tugaylar'la, İngiltere IRA'yla, İspanya ETA'yla nasıl uzlaştılar ve toplumsal barışı yeniden inşa ettilerse, Türkiye de 2026 yılında bu sorunu gelecek kuşaklara devretmemelidir.